7 Eylül 2026, Pazartesi Gaziantep 26°C
SON DAKİKA 05:28 Tüm Son Dakika Haberleri ›

Doç. Dr. Eyyüp Ay, yazdı: Anti Emperyalist, Anti Siyonist ve Tam Bağımsız Bir Türkiye İçin Entelektüel Bir İmkân/Alan Olarak Kur’an Arkeolojisi

Gazi Paşa Cumhuriyeti ve Milli Egemenliği inşa sürecinde Türk Milletinin milli kimliğini ve dini inancını da emperyalizme karşı bağımsızlaştırmak, bu kaynakları ulaşılabilir ve anlaşılır kılarak gürül gürül akan bu iki menbadan beslenip milletimizi muasır…

Gazi Paşa Cumhuriyeti ve Milli Egemenliği inşa sürecinde Türk Milletinin milli kimliğini ve dini inancını da emperyalizme karşı bağımsızlaştırmak, bu kaynakları ulaşılabilir ve anlaşılır kılarak gürül gürül akan bu iki menbadan beslenip milletimizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için büyük bir enetelektüel çabaya girişti. Devleti kurumsal olarak yeni baştan inşa ederken, kutsalın köhnemiş, insana ve doğaya yabancılaşmış, hakikat ile bağını koparmış, dahası Allah ile kulları ve Allah’ın yarattığı doğa arasına bir sürü cahili ezber, aracı/hami tanrı görünümünde gavslar-şeyhler, babalar-dedeler koymuş adeta ölü bir cenazeye dönüşmüş dini yenilemek, anlaşılır kılıp yeniden hayat bulmasına ve onun pınarından yaşama dair can suyu taşımak için büyük emek harcadı, devrimler gerçekleştirdi. Aslında Gazi Paşa’dan çok önce bu zaruretlerin hâsıl olduğunu gören İslamcı entelektüeller gerek sultan Abdülhamit döneminde gerekse Meşruti hükümetler ve İttihat ve Terakki sürecinde bir dini yenileşme hareketi başlatmanın ve Sebilurreşad üzerinden bu entelektüel çabayı okur-yazarlarla ve islam dünyasının geri kalanıyla paylaşmak istemişlerdi. Bu bağlamda Gazi Paşanın yenileşme/tecdid hareketi 1930’lu yıllara kadar sanıldığı/iddia edildiği gibi cebbar bir laisizmin hatırına değil, tam bağımsız bir ülkenin, islam ümmeti bakiyesi olan yenilgiler ve yıkıntılar içinde debelenen amorf bir halkı “yerli ve milli” bir toplum haline getirme çabasından ileri gelir.

Bu bağlamda başta Kur’an’ı Kerim olmak üzere dini literatürün temel metinleri Türkçeye aktarılmış ve bunun eğitimini yapacak modern kurumların inşasına girişilmiştir. Aynı gaye ve sebeplerle Türk Arkeolojisi kurma çabalarına girişilmiş, bunun için yurt dışından akademisyenler Türkiye’ye davet edilmiş, yurt dışına eğitim almak için de Türk öğrenciler gönderilmiştir. Gazi Paşa bu bağlamda hem arkeolojik kazılar başlatmış hem de Türk Kültür ve Tarihine dair bilimsel toplantılar ve akademik faaliyetler yürütecek fakülte ve kurumlar kurmuştur. Ancak kendisini vefatından sonra bu çabalar Tam Bağımsız Türkiye hedefinden uzaklaşmış, arkeolojik kurumlar Türk Tarih ve kültüründen ziyade, masonik oligarşik kliklerin bir nüfuz alanı ve milletimizi sömürgeleştirme aparatına dönüşmüştür. Dini tecdit hareketi de sönümlenmiş, inşa edilen kurumlar aynı mahfillerce bir “yerli ve milli” aydınlanma imkânı olmaktan çıkarılmış, Yahudi-Hristiyan aydınlanmasının bir parçası haline getirilmiştir. Bu bağlamda ilk gençlik yıllarımızdan beri öncülük ettiğimiz ve son zamanlarda gittikçe ilgi bulmaya başlayan Türk-İslam Arkeolojisi çabaları da benzer bir akıbete, masonik, oligarşik yapıların etki alanına girerek içinin boşaltılması ve anlamsızlaştırılarak yeni bir “yerli ve milli” uyanışın çağdaş bilimsel yöntemlerle buluşmasını ve bir tecdit hareketine imkân sağlamasının önü kesilmek istenmektedir. Her alanda olduğu gibi bu kurumlar, çabalar ehliyetsiz, liyakatsiz kişilerin ellerine verilerek sözde Türk ve İslam Arkeolojisiyle ilgileniyormuş gibi yapıp ya içi boş bir hamaset alanı haline ya da kifayetsiz muhterislerin “kariyer” duraklarından bir haline getirilmek isteniyor. Bu bağlamda biz son zamanlarda da bu alanda akademik makaleler kaleme alıyor bu çaba ve imkânların heba edilmemesi için bir teorik ve metodolojik çerçeve sunmaya gayret ediyoruz.

Kur’an Arkeolojisinin Kavramsallaştırılması ve Metodolojik Çerçevesi

Arkeoloji, tüm modern bilimsel disiplinlerin evrimiyle uyumlu olarak, temelde Aydınlanma Çağı’nın tarihsel seyriyle eş zamanlı olarak kavramsallaştırılmış ve geliştirilmiştir. Bu entelektüel dönem, insan varoluşu, kozmolojik düzen ve yeryüzü yaşamı hakkındaki bilgiyi dogmatik, inanç temelli ve mitolojik çerçevelere oturtan ortaçağ paradigmasına doğrudan meydan okuyan derin bir epistemolojik değişimi başlatmıştır. Arkeolojik kazılar, bu sistematik araştırmalar yoluyla ortaya çıkarılan eski kültürlerin, unutulmuş medeniyetlerin ve yok olmuş dillerin maddi kanıtlarıyla birlikte, nispeten ampirik ve doğrulanabilir verilere dayanmaktadır. Son yarım yüzyılda, arkeoloji, hem doğa-fizik bilimlerinin hem de ileri teknik disiplinlerin metodolojisini, analitik araçlarını ve teknolojik olanaklarını en kapsamlı şekilde kullanan önde gelen sosyal ve beşeri bilimlerden biri olarak kendini giderek daha fazla konumlandırmıştır. Kapsamlı arazi araştırmaları, stratigrafik kazı yöntemleri ve eserlerin titiz arkeometrik analizleri, muazzam bir dönüşüm ve teknolojik ilerleme geçirmiştir. Bu metodolojik evrim, yalnızca daha hassas, kronolojik olarak doğru veriler elde etmeye değil, aynı zamanda yeryüzündeki insan uygarlığının genel öyküsünü daha görkemli ve kapsamlı bir şekilde yeniden inşa etmeye de hizmet etmektedir. Bu disiplinlerarası çerçevede, arkeolojik veriler, özellikle tarihi geçmişin ve bu eski ortamlarda kristalleşen kutsal metinlerin eleştirel yeniden kavramsallaştırılması, bağlamlaştırılması ve yeniden yorumlanması açısından, teoloji alanında son derece prestijli ve meşru bir statü kazanmıştır. Kur’an’ın Eski ve Yeni Ahit’in tarihsel olarak bozulması ve değiştirilmesiyle ilgili açık metinsel beyanlarına rağmen, İslam toplumları tarihsel olarak paradoksal bir eğilim sergilemiştir. Kur’an’ın nüanslarını anlamada veya çağdaş yaşamın sosyo-kültürel dinamiklerini yeniden tanımlamada ve yeniden yorumlamada karmaşık hermeneutik zorluklarla karşılaştıklarında, Müslümanlar tekrar tekrar bu değiştirilmiş kutsal metinlere başvurmuşlardır. Entelektüel bakışlarını doğanın ampirik gözlemine ve bilimsel araştırmaya yöneltmek yerine, sıklıkla inançlarını İsrailiyyat merceğinden –Yahudi-Hristiyan geleneklerinden büyük ölçüde türetilmiş anlatılar– yorumlamaya çalışmışlardır. Bu entelektüel bağımlılık, tarihsel olarak tefsir çerçevelerini çarpıtmış ve helal (izin verilen) ve haram (yasaklanan) yasal tanımlarına yabancı, İslami olmayan eklemeler getirmiştir. Eş zamanlı olarak, çağdaş İslam yorumcuları, “Kur’an Arkeolojisi”nin bağımsız bir disiplinini kurmak yerine, arkeolojik verileri kullanmaya karar verdiklerinde, özellikle İncil arkeolojisi için üretilmiş ampirik verileri eleştirmeden benimseyip kullanırlar ve böylece modern hermeneutik çıkmazları İsrailiyyat’ın çağdaş bir versiyonuyla aşmaya çalışırlar. Bu metodoloji, tarihsel hegemonyasını teslim etmiş bir medeniyetin psikolojik aşağılık kompleksi olarak yorumlanabilir –kültürel olarak yenilmiş olanların karakteristik bir koruyucu refleksi olarak okunabilir. Ancak, böyle bir değerlendirme tarihsel gerçekliği tamamen yansıtmaz; İslam medeniyeti, altın çağlarında ve siyasi egemenliğinin zirve yaptığı dönemlerde bile bu kesin karşılaştırmalı ilgiyi göstermiştir. Dahası, Kur’an’ın kronolojik vahiy boyunca önemli bir bölümü, benzer tarihi olaylar ve peygamberlik anlatılarıyla aktif olarak etkileşime girerek, Yahudi ve Hristiyan dini ortamlarına sağlam, inkâr edilemez metinler arası referanslar kurmaktadır. Bu bağlamda, binlerce yıllık mitolojik birikim, sosyo-kültürel dinamizm ve Bereketli Hilal coğrafyasındaki medeniyet karşılaşmalarının sentezleyici gücüyle karakterize edilen bu olguyu çözmek, hem antropoloji hem de arkeolojinin çok daha derin ve sistematik bir entegrasyonunu gerektirmektedir. Batılı arkeologlar başlangıçta, Batı medeniyetinin seküler, klasik öncülleri olarak kavramsallaştırdıkları Greko-Romen medeniyetlerini, peygamberlerinin tarihsel olarak yaşadığı Kitab-ı Mukaddes coğrafyasıyla birlikte, gelişmiş arkeolojik, antropolojik ve yeni kurulan antik filolojik metodolojilerin bir kombinasyonunu kullanarak araştırmaya başladılar. Batılı bilim insanları, Kitab-ı Mükaddes arkeolojisi alanında çalışırken, maddi kalıntıları ve eski filolojik belgeleri titizlikle incelediler; Eski ve Yeni Ahit anlatılarını ve Bereketli Hilal boyunca gelişen medeniyetleri eleştirel bir şekilde değerlendirdiler, böylece çok yönlü benzetmeler, ilişkiler kurdular ve karmaşık tarihsel bağlamlar oluşturdular. Bununla birlikte, bu Batı akademik gelenekleri, aynı tek tanrılı geleneği doğrudan sürdüren, aynı teolojik temaları ele alan ve bunları kendine özgü üslup ve içerik paradigması aracılığıyla anlatan Kur’an’ın bu tarihi konularla ilgili olarak aslında ne ortaya koyduğunu sürekli olarak göz ardı ettiler. Akademik araştırmalarında, Kur’an metnini sistematik olarak marjinalleştirmiş veya tamamen görmezden gelmiş, bunun yerine Yahudi ve Hristiyan dini otoritelerinin dogmatik gelenekleri, önyargıları ve tutumlarıyla aynı doğrultuda hareket etmişlerdir. Bu kapsamlı bağlamlandırmanın ardından, “Kur’an Arkeolojisi”nin kavramsal ve metodolojik olarak ayrı bir çalışma alanı olarak nasıl tanımlandığına değinmek zorunlu hale gelmektedir.

Bugün, akademik saha araştırmaları, Cambridge Üniversitesi ve Chicago’daki Eski Kültürler Araştırma Enstitüsü (ISAC) gibi prestijli kurumlarda “İslami Arkeoloji” çatısı altında aktif olarak yürütülmektedir. Ancak bu çalışmalar, Kur’an’ın içsel metinsel içeriğinden ziyade, Müslüman toplulukların İslam öncesi antropolojisi ve etnolojisine, tarihsel yaşam tarzlarına, doğum, ölüm ve evliliği kapsayan geleneklerine, batıl inançlarına, sünnet gibi başlangıç ​​ritüellerine, beslenme alışkanlıklarına ve ev mimarisine ilişkin mekânsal yapılanmalara ve cinsiyet mahremiyetine ilişkin algılara odaklanmaktadır.

Sonuç olarak, bu akademik çabalar Kur’an’ın ilahi söylemine değil, Müslüman toplumların tarihsel dini dönüşüm süreçleri sırasında korudukları, değiştirdikleri veya reddettikleri şeylere ve bunların altında yatan sosyo-tarihsel gerekçelere odaklanmaktadır. Buna karşılık, Kur’an Arkeolojisi Müslüman halkların bu sosyo-kültürel dönüşümünü kabul edip izini sürerken, temel odağı Kur’an metnindeki Peygamberlerin açık anlatıları aracılığıyla tarihsel topluluklar, eski inançlar, maddi kültürler, ritüeller ve günlük yaşam üzerinde kalmaktadır. Bu alan, eski halkların, kabilelerin ve ulusların yaşadığı yerlerin yaşam tarzlarını, teknik kapasitelerini ve özgül iklimsel ve jeomorfolojik özelliklerini, su, yağış, flora ve fauna ile ilgili kültürel anlatıları ve mitleriyle birlikte sistematik olarak inceler; kısacası, maddi yaşam alanlarını ve manevi ortamlarını ele alır. Bu coğrafyaların maddi kalıntılarını gelişmiş stratigrafi ve kültürlerarası analizlerle çözerek, Kur’an arkeolojisi, fiziksel ekolojilerin vahiyde ele alınan toplumların tarihsel hafızasını nasıl şekillendirdiğine ışık tutmayı amaçlar. Bu yaklaşım, metne dayalı hermeneutik ile manzaranın fiziksel gerçekliği arasındaki boşluğu etkili bir şekilde kapatarak, eski Yakın Doğu’nun çevresel ve yapısal dinamiklerini anlamak için objektif bir çerçeve sunar.

Bu disiplinin nihai amacı, arkeoloji yoluyla Kur’an’ın karşılıklı olarak doğrulanması veya savunulması ya da Kur’an yoluyla arkeoloji değildir; Aksine, bu yaklaşım, aynı varlıkları, temaları ve tarihsel anlatıları tanımlarken, bu iki farklı bilgi kaynağı arasındaki diyalojik söylemi, entelektüel sinerjiyi ve kavramsal çerçeveyi eleştirel bir şekilde gözlemlemeyi amaçlamaktadır. Bu epistemolojik sentez aracılığıyla, Kur’an arkeolojisi, metinsel verilerin ve maddi eserlerin birbirini sorgulamasına, zenginleştirmesine ve bağlamlandırmasına olanak tanıyan eleştirel bir akademik mercek görevi görür. Böylece bir dini tecdit hareketine zemin oluşturma ve milli kültürün zenginleşerek Anti Emperyalist, Anti-Siyonist yerli ve milli bir duruşu temin etme dayanağı inşa eder.

Haberi Paylaş Bu haberi sosyal medyada paylaş

Haber Akışı

Gündemdeki diğer gelişmeler
GÜVENLİK

Silahlı Kavga: 1 Ölü, 5 Yaralı!

Şahinbey ilçesinde bulunan Bostancık Mahallesi yakınlarında bir olay meydana geldi. İddialara göre, husumet sahibi iki grup arasında alacak verecek meselesi yüzünden bir tartışma çıktı.…

Haberi oku