Eyyüp Ay
Din, Sumerce “dinu” fiilinden türemiş, ölçmek demektir, insanın insanla ve doğayla ilişkilerinde ölçülü davranmak anlamına gelir. Dinin sembolik alanına taşıyacak olursak Habil ölçülülüğü, Kabil ölçüsüzlüğü temsil eder. Bu bağlamda bazen yargı, yargılamak anlamını da abzorbe eder. Dolayısıyla doğru-yanlış, helal-haram, haklı-haksız gibi yönetsel erkin alanını da tarif, telkin ve temsil eder, gerektiğinde yaptırım gücü de kullanır. Nitekim Sumer tanrılarından mülhem Mişarum(Ferman)lar, Hammurabi kodeksinde toplanır ve Semitik Şeriat’ın temelini oluşturur. Devletin önce tapınakta/E-KUR’da (Geç Uruk’ta MÖ.3200), ruhban sınıfı tarafından kurulduğunu ve sonra (Jemdet Nasır evresinde MÖ.2900) tapınaktan farklılaşarak (belki de çatışarak) ayrıldığını ve Sarayı/E-GAL inşa ederek tapınaktan bağımsızlaştığını hatırlayacak olursak din ile devletin ne kadar girift ilişkiler ağı içinde olduğunu anlamış oluruz.
Risalet ilahi bir tercih olarak tarif ve tecelli ettiği için iman konusu olmuş ve uçta bazı sapkın meşrepler dışında üzerinde ihtilafa girilmemiştir. Hilafet ve Saltanat yönetim erklerinin neliğinin ve nasıllığının meşruiyet referansları ise dört halife döneminden sonra Müslümanlar arasında canlı tartışma konusu olmuş, bu tartışmalar mezhep ve meşreplerin teşekkülünde önemli rol oynamıştır. Özellikle de Moğol istilası sonrasında Hilafet krize girmiş, Osmanlı’nın yıkılışıyla birlikte ise tarihe karışmıştır. Bu bağlamda hem bu tarihsel kırılmalar hem de modern kültürün yarattığı/dayattığı buhranlar Müslümanların dini yaşantılarını kaosa sürüklenmiş, psikolojilerinde derin yarılmalar, travmalar meydana getirmiştir.
Hz. Peygamberin vefatını izleyen süreçte, Halife seçiminde başlayan gerginlikler, zamanla yönetimsel krizleri tetiklemiş, cahiliye dönemi asabiyeti, fetihler ve buna bağlı ganimet paylaşımları bu gerginlikleri derinleştirmiş, zamanla teolojik bağlama çekilen bu meşruiyet krizleri peygamberin eşlerinin, kızının, damatlarının ve torunlarının yani Ali-Beyt’inin de taraf olduğu sahabeleri arasında çatışma ve savaşlara dönüşmüştür. Bu ağır meşruiyet krizleri ve vahşi katliamların gölgesi altında sürüklenen İslam ümmeti, Emevi Saltanatını tecrübe etmiş, farklı halkların, farklı yönetsel modelleriyle karşılaşmış özellikle de Mezopotamya’nın çok katmanlı dini tecrübe, kültürel çeşitlilik ve yönetsel sentezlerin harmanlandığı Bağdat’ta büyük bir Rönesans yaratmıştır. Bu bağlamda katı Arabçı, Kureyşi Hilafet ve Saltanat teolojisini dengeleyecek yeni mezheplerin ve felsefi ekollerin fukaha ve uleması ile kâtip-bürokrat kesimler, insanın yeryüzündeki biricikliği, halifeliği ve özgür irade kullanımı gibi demokratik argümanlar geliştirerek farklı içtihatlarda bulunmaları yönetim alanında reformist eğilimler geliştirdi. Ulema ve fukaha daha çok şeriatın tatbikine odaklanırken, aydın ve bürokratlar ise daha çok yönetimin ve ekonomik kaynakların paylaşımı konusunda yeni söylemler geliştirdi. Saray’ın çevresinde mevzilenen ve ekonomik ranttan mümkün mertebe büyük pay almaya çalışan Saray Uleması ve Fukahası gittikçe Hilafet ve Saltanatın meşrulaştırıcısı, resmi ideologları haline geldi. Askeri ve sivil bürokrasi de daha çok Sarayı tahkim eden fıkhın uygulanması ve Saltanatın egemenliğin geniş kitleler üzerine yaydırılması üzerine odaklandı. Aydın-Entelektüel kesim ise daha çok sanat, estetik, bilim ve felsefe alanında yeni keşiflere, yeni söylemlere odaklanmıştı. Özellikle İran ve Türkistan’dan Hilafet merkezine yeni fikirler, zevkler ve edebi duyarlılıklar taşınmış, Şamanik ve Zerdüştilik ile ilgili bazı ritüalistik anılar, metaforlar müzik ve şiir formunda yeni esrik duyarlılıklar geliştirmeye başladı. Arabistan’ın bedevi harici taşkınlığını zapt u rapt altına almaya ve fetihler aracılığıyla otaya çıkan devasa ekonomik kaynakları kontrol altına almaya odaklanmış Saray, fukahasının geliştirdiği katı şeri hükümleri Kureyş şiddetiyle birleştirerek katı bir disiplin oluşturdu. Kuran’ın mahlukluğu (antropolojik söylem)/mutlaklığı (teolojik söylem) etrafında geliştirdiği retorik entelektüel hayatı terörize etmiş, özellikle de Türkistan Pastoral hayatından gelen şamanik tasavvurlar bu çelişki ve çatışmanın aktörleri haline gelerek tanrı tasavvurlarını ve dini telakkilerini dört duvar arasına/ka’be’ye/camiye) hapsedilmiş, sözlerinin tablete/mushafa (levhi mahfuz) yazılı olduğu katı kurallardan boşandırarak dağa-taşa, ormana-akarsuya, yaban hayata, doğaya-insana dair metaforlara giderek insanı kıble edinen tasavvufi hareketleri başlattı. Böylece semitik antropomorf katı teolojik itikadın ve tekdüze saray/kent yaşamının dışına çıkarak, doğanın içinde, yaban hayatla barışık, daha esnek şemanik mitolojik tasavvurun rahatlığında, taşrada bir yaşam öykülenmeye başlandı. Başlangıçta Heretik Hareketler olarak algılanan bu yeni yaşam pratikleri kriminalize edilerek soykırımlara varan şiddete maruz kaldı. Moğolların istilası bu tip heretik hareketlerin üzerindeki baskıları nisbeten hafifletti. Şehre ve yerleşikliğe dair meşruiyet arayışları bu heretik hareketleri şeriat (yerleşik kentli yaşam ve kuralları) ile uzlaştırarak günümüze fosilleri intikal eden tarikatların ortaya çıkmasına imkân verdi. Tarikatlar özellikle kent yaşamını rahabilite eden, estetik duyarlılık kazandıran, mesleki etiği belirleyen ve gittikçe İslam uygarlığının temel dinamikleri haline gelen kurumlara dönüştü. Zamanla halkı irşat eden, Saray’a akıncı, öncü kuvvetler yetiştiren, esnafı-pazarı, günlük hayatı disipline eden bir yönetişim aygıtı hailine geldi.
Tarikatlar Arap statükosuna karşı Arap olmayan (Mevali) Müslümanların dinsel, siyasal ve daha çok da toplumsal bir arayışından doğmuştu. Tanrı’yı bir tapınakta (Kabe’de) ikamet ettiren, Hacerul Esved gibi sert, kararmış cennet fosili bir inançtan ve siyasetten alıp tanrıyı insanda bulan esnekliğine, tanrının halifesi Allah’ın ruhunu kalbinde taşıyan, meleklerin secde ettiği insan mitolojik tasavvuruna taşıdı. Böylece Arapların Allah’a ve Resüluna dair oluşturdukları Teolojik ve Epistemolojik paradigma tekeli kırıldı. Kesilmiş vahiy başka bir formda (varidat, şathiyat vb.) ilhamlarla yeniden aktifleştirildi. Yetinilmedi Resullere has kabul edilen semitik şefaat anlayışı te’vil edilerek genişletildi, Şeyhlerin, Gavsların bir imtiyazı olarak yeniden tanımlandı. Böylece tarikatlar gittikçe Arap dışı islam beldelerinde günlük yaşamı tanımlayan, estetize eden, özellikle Türklerin fethettiği Anadolu coğrafyasında manevi bir imtiyaz haline gelen bir ocak haline geldi. Dönemin Sultanları, elit bürokratlar, şairler, havas diye tabir edilen seçkinler bir tarikata intisap ederek bir manevi statü elde ediyorlardı. Yönetenler ile yönetilenlerin aynı platformda buluşmaları dikey ve yatay iletişimi kolaylaştırıyor, sosyal adaletin yaygınlaşıp alt katmanlara ulaşmasına da ayrıca hizmet ediyordu. Bu bağlamda Tarikatlar, İslam Uygarlığının bir tür sivil toplum örgütleri gibi bir işlevleri vardı. Bir yandan merkezden gelen emir ve bilgilerin taşraya ulaşmasında, bir yandan taşranın itiraz ve serzenişlerinin merkeze ulaştırılmasında aracı bir rol oynuyordu. İslam uygarlığının dışardan gelen darbeler, içten kaynaklanan sorunların terörize ettiği ortamda zaman içinde tarikat ehlinin gittikçe günlük yaşamdan uzaklaşarak entelektüel çabalara ve mistik deneyimlere odaklanmasına ve gittikçe hayata yabancılaşmasına neden oldu. Osmanlının son zamanlarında Tarikatlar, Tekke ve Zaviyeler bir tür homelessların, otoriteden nefret eden punkçu gençlerin yani miskinlerin, anarşistlerin ve asalakların (seyıl) barınağı haline geldi.
