6 Eylül 2026, Pazar Batman 31°C
SON DAKİKA 07:31 Tüm Son Dakika Haberleri ›

Arkeolog Eyüp Ay yazdı-KÜRTLERİN TRAVMASI: Ağlasam Hıçkırıklarımı Duyar(mısınız) Satırlarımda!

Eyyüp Ay-Yanlış hatırlamıyorsam PKK’nın Fesih Çağrısı/Perspektifi metninde Abdullah Öcalan; “Kürdistan’ın bir sömürge olduğunu kendi kendime söylediğimde düşüp bayılmıştım” diyordu. Ama hakikat şu ki; o gün yalan söylüyordu, bugün de yalan söylüyor. Aslında bu günkü…

Eyyüp Ay-Yanlış hatırlamıyorsam PKK’nın Fesih Çağrısı/Perspektifi metninde Abdullah Öcalan; “Kürdistan’ın bir sömürge olduğunu kendi kendime söylediğimde düşüp bayılmıştım” diyordu. Ama hakikat şu ki; o gün yalan söylüyordu, bugün de yalan söylüyor. Aslında bu günkü Kürt travmasının da, dünkü Kürt travmasının da yaratıcısı, müsebbibi Kürt ağa-maraba çelişkisi üzerinden şekillenen derin bir yoksulluk ve kimliksizlik krizidir. Apogillerin söylediği gibi bir sömürge sorunsalı değildir. Apo ve benzeri gibi yarı aydınlanmış despot köylü marabalar ile kente göçmüş vasıfsız gecekondu çocukları bunu bir fantezi haline getirip solcu ayaklarıyla Neolitik Çağ koşullarını henüz aşamamış bir toplumsal yapıyı Polpotvari, Stalinvari sosyalist yöntemlerle çözüp yeniden kurgulamak istemesinden kaynaklanan bir sorundur. Gerçekte ne Türkler Kürdistan diye bir ülkeyi işgal etmiş halkını sömürgeleştirmiş, ne de Araplar Kürdistan diye bir ülkeyi işgal edip yer altı kaynaklarını sömürmüştü.

Dört Parça Kürdistan hikâyesi, Rojava-Rojhılat, Bakur-Başur bunlar sadece ölümcül, oluk-oluk kan akıtan fantezilerdir. Bu hikâye tarihe ve hakikate bir ihanet hikâyesi, bir yalan tarih anlatısı, hikâyesidir. Aksine Kürtler İslam dönemi Arap fetihlerine kadar Zagros dağlarının eteklerinde aşiret formasyonu içinde, pastoral bir hayat yaşayan göçebelerdi. Müslüman Araplar İran’ı fethedip Hristiyan Süryani ve Ermenilerin meskûn olduğu Cudi-Gabar Dağlık alanlarında, Ağrı Dağı eteklerindeki alanlarda bu süreçte İslamlaşan Kürtlere alan açtı, Kürtler de pastoral yaşam biçimlerine uygun bu alanları yurt edinmeye, yavaş yavaş bu dağlık alanların eteklerindeki vadi ve ovalara inmeye başladılar. Hakkari-Siirt-Diyarbakır-Malatya-Adana hattının kuzeyi Ermeni, güneyi ise Süryani ülkesiydi. Elazığ-Tunceli-Bingöl-Erzincan çevresi, coğrafyanın en eski halklarından Zazalarla meskûndu. Zaho-Duhok, Musul-Kerkuk, Erbil-Süleymaniye hattı ise Asurilerin yurduydu. Irak’ın güneyi ise Keldani. Türkler gelinceye kadar Arapların bu dağlık alanlardaki bazı kalelere, “gâvurlarla” meskûn Diyarbekir gibi şehirlere vali ve/veya askeri komutan atadıkları bazı Kürt aileler dışında Şehirlerde Kürt yoktu.

Türklerin Fetihlerini izleyen süreçte Kürtler de Müslüman Türk kardeşleriyle batıya doğru hareket etmeye, onların fethettikleri alanlarda özellikle kırsal kesimlere göçmeye, kısmen yerleşik hale geçemeye başladılar. Kürtlerin kendi başlarına, bir ordu kurarak, bir meydan muharebesi vererek ele geçirdikleri, yurt edindikleri bir kasaba bile yoktur yeryüzünde. Olamaz da çünkü Kürt olmak zaten bu tanıma aykırı bir sosyal gerçekliğe gönderme yapar. Kürtler ne bugünkü Türkiye sınırları içinde yerleşik bir halk idiler, ne de savladıkları gibi Mezopotamya halkı idiler.

Bu bağlamda Anadolu ve Mezopotamya kültür ve sanatına, dil, yazı ve uygarlığına hiçbir biçimde katkıda bulunamadılar. Uygarlaşmak, uygarlığa katkıda bulunmak bir tanrıya sahip olmakla başlar. Bu tanrı için tapınak inşa etmek ve onun etrafında, ruhban sınıfının organize ettiği bir yaşam, bir şehir inşa etmekle başlar. Kürtlerin İslam oluncaya kadar böyle bir tanrısı, böyle bir tapınağı, böyle bir şehri, böyle bir ruhban sınıfı olmadı. Dolayısıyla Apocuların uydurdukları tarihe dair hikâyeler tümden sakat ve batıl anlatılardır. Bu temelsiz, tümden yalan hikâyeler üzerinden kurgulanan Kürdistan hayali, Kürt insanı ve Kürt anlatısı başarısızlığa mahkûmdur. Bu travmanın isabet ettiği insanların derin hayal kırıklıklarını, korkunç parçalanmışlığını feryat u figanlarını duyuyor, hissediyorum.

Bunun çözümü gerçeklerle yüzleşmekten, hakikatin nuruyla yıkanmaktan, aydınlanmaktan geçer. Kürdistan fantezisi sadece ölümcül bir yalan değil, Kürtlere daima iyilikte bulunmuş, kardeş olarak kader birliği yapılmış Araplara ve Türklere karşı bir nankörlük, bir ahlaksızlıktır da. Batılı Emperyalistlerin geri kalmış, tarih dışına sürüklenmiş İslam coğrafyasına ve onun son temsilcisi Osmanlı İmparatorluğuna yıkıcı darbeler indirirken, gayri Müslümler birer birer koparken, Türk olmayan Müslüman unsurlar bir aşiret, bir klan ya da antik bir miras etrafında şekillenen krallıklar kurma vadiyle hızla devşirildi. Bu cehennemi andıran iklimde, soykırımlara varan halkların taşkınlıkları sürecinde bir ölüm-kalım mücadelesi veren Türk elitlerin bir ulus devlet kurarak elde kalan Vatan ve Milleti selamete ulaştırmaya gayret ettiler. Değilse “gâvurlar” şimdiye değin, bu vatanda ne Türk bırakırdı ne de ve Kürt. Allah var bu süreçte Kürtlerin kahir ekseriyeti –Kürt sosyolojisinin doğası gereği çok efektif olmasa da-Türklerle olan tarihsel miraslarına sahip çıkmış, sadakat göstermiştir. Ancak bu sahip çıkma Kürtlerin sandığı ya da iddia ettiği gibi Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasında ve Cumhuriyetin kuruluş ve işleyişinde anlamlı (pozitif) bir katkı değildi. Bazı isyan ve kalkışmaları göz ardı edersek, en azından işlerin daha da kötüye gitmesine sebebiyet vermediler. Bütün bu hakikatlere rağmen Kürt Sorunu diye bir sorunumuz yok mu? Elbette var ve dağ gibi aramıza yığılmış duruyor. Bence bu sorunun çözümü yukarıda anlatmaya çalıştığım tarihsel perspektifin yardımıyla çözüme kavuşturulabilir. Kürtler sağduyulu olup sorunu “Kürdistan” fantezisinden çıkarıp, Kürt Sorunu olarak algılamaya başlarsa, Türkler ve Araplar da “kardeş” demagojisini aşarak bir Kürt sorunuyla karşı karşıya olduklarını anlarlarsa, sorun hal yoluna girer. Böylece Kürtlerin sosyal ve toplumsal taleplerini Türk-Arap-Kürt hassasiyetlerini dikkate alarak, birlikte yaşamayı zedelemeden bir çözüm yolu bulunur. Ortak tarihimiz, ortak yaşamımız, ortak bir gelecekte buluşmamızın imkânlarını ziyadesiyle taşıyor.

Şu halde ahlaki ve sahici bir tutumla sorunu ele aldığımızda, son yıllarda ortaya çıkan birçok yara-bereye rağmen sorun çözülebilir, hastalık tedavi edilebilir bir durumdadır. Gâvurlar birçok mezhep, 1.nci ve 2.ci Dünya Savaşına rağmen bunu başarmış ise, biz haydi haydi bunu başarabiliriz.

Yeter ki doğru ve dürüst olalım.

Haberi Paylaş Bu haberi sosyal medyada paylaş

Haber Akışı

Gündemdeki diğer gelişmeler
28.08.2026

Silahlı Kavga: 1 Ölü, 5 Yaralı!

Şahinbey ilçesinde bulunan Bostancık Mahallesi yakınlarında bir olay meydana geldi. İddialara göre, husumet sahibi iki grup arasında alacak…